RUŞEN EŞREF ÜNAYDIN_ ATATÜRK'Ü ÖZLEYİŞ'ten

Ne hızlı o!.. İstilalar önledi. Saldırganlıklar yendi. Tahakkümleri yere serdi. Kökleşmiş kudretleri söküp önüne kattı. Saltanatları dört bir yana savurdu. Yurdunun ordusu mağlup düşmüştü; galip etti. Devleti yıkılmıştı; devlet kurdu... İdaresi bozulmuştu; düzgün etti.. Bağımlıydı; bağımsız etti. Yıkılan devlette hükümranlık bir tek sülalenindi. Devletin adı onun adı idi... Kurduğu devlette hâkimiyet milletin oldu. Milletin adı devletin adı oldu...
Yurdunda eğitim çapraşıktı; öğretim şaşırtıcı!.. Tek ölçüye getirdi... Ruhlar medreselerde küfleniyordu; kapılarını örttü. Dergâhlarda pintileşiyordu; kapılarını örttü...
Yurdunun erkekleri fes giyiyordu: üzerine kimi abani sarık doluyordu, kimi beyaz, kimi yeşil... Başına kimi sikke geçirmişti, kimi keçe külâh!.. Milliyetlerini alacalı bezlerde sanır olmuşlardı! Beğenmedi; şapka giydirdi... Anlattı ki: baş kılığı dünya işidir; ahret işi değil.. Medeniyette dünya işi başka iştir, iç inanı başka... Politika ile biri ötekine işleyemez...
Yazı sağdan sola yazılırdı; öğrenimi güçtü... Beğenmedi. Soldan sağa yazdı ve yazdırdı; her batılı ve ileri millet gibi...
Anaların, kız kardeşlerin yüzleri siyah peçeliydi; bahtları çarşafları gibi karaydı... Çileleri çoktu, hakları az... Beğenmedi. Yüzlerini açtı, ak etti. Hakta onlara erkeklerle eşitlik sağladı; bahtlarını ak etti...
Milletinin dili üçüzlü gibi olmuştu... Beğenmedi. Arındırdı, bir etti.
Tarihinin çerçevesi daraltılmıştı. Beğenmedi; genişletti.
Tarlaları kara sapan sürüyordu; toprak, gereğince işlenmiyordu... Eziyeti çoktu; vergisi çok; verimi az!.. Beğenmedi... Âşârı kaldırdı. Sürümü tekerlekli pulluğa, işler makineye, bol verime yöneltti...
Yollar uzundu, yapımları kötü; kâğnılar yavaş... Beğenmedi. Yolları demir etti; gidişleri hızlı...
El tezgâhı dokumaya ve yel değirmeni öğütmeye yetmiyordu... Beğenmedi. Fabrika kurdu.
Ayrılıklar istemedi; birlikler kurdu. Eskilikler, gerilikler istemedi; yenilikler, ilerilikler kurdu...
Dövüş istemedi; barış kurdu. Düşmanlık istemedi; dostluk kurdu: Kuzey'le, Güney'le, Doğu ile, Batı ile...
Düşüklüğü sevmezdi; güçlü oldu. Haksızlığı sevmezdi; hak gözetti. Hiç bir devlete haksızlık etmedi. Hangi birinden olursa olsun gelebilecek haksızlığı asla kabul etmedi... Kendi devletini en büyük devletten asla aşağı görmedi. Kendi milletini, hiç bir an, dünyanın en onurlu milletinden asla geri, asla güçsüz görmedi, göstermedi.
Ruhlar uyardı; gözler açtı... Bahtsız milletlere baht yolu açtı. Dünyaya örnek gösterdi. İnsanlığa ders verdi... Ve, eyvah, ne çabuk dindi!..

...

Şimdi, Ankara'da müze kubbesinin altında, ak mermerle al bayrağın arasında yatıyor!..
Aklımızı ve dilimizi bu korkunç gerçeğe nasıl alıştırabiliyoruz!.. Resmine baktıkça şaşırıp kalıyorum: Şimdi kendi, bu resmi kadar bile yok!..
Günlerin maddeden manaya doğru gidişlerini, gözlerim dolu dolu olarak düşünüyorum...

....................

''Yavuz''da ufkun öbür ucuna doğru çekildiğini göz yaşları ile gördüğümüz önder, dünyaya bu sarayda göz yumunca o salonun kubbesi, yedi gün yedi gece kadını erkeği, genci ihtiyarı, askeri sivili ve koşuşup O'nun zaferden zafere götürdüğü bayrağa sarılı vücudunu hıçkıra hıçkıra tavaf ederek vedalaşmaya gelen bütün İstanbul'un yürekler yakıcı feryadını aksettirir bir matem kehkeşânı (samanyolu) oldu.
''Yoluna kanlar döküldü'' sözünün hayal tabiri değil, gerçek deyimi olduğu o sarayda, o günler, eski başyaverinin kendi yüreğine ateş etmesiyle; vedalaşmak için akın akın gelip etrafında pervane olan mektepliler arasından gül gibi bir kızın ve bir kaç arkadaşının onun kapısı eşiğinde can vermesi ile görüldü. Bunlar bu sarayda hayata gözlerini kapayan halk çocuğunun ayrılık acısına milletinin ne yürekten yandığını, gelecek zamanlara duyuracak belgelerdir.
O'nu bir daha karşılayamayacak İstanbul, bedeninden can çekilmiş gibi idi. Sarayın kapısı kapanmıştı; bayrağı inmişti. Caddelerin ışıkları gözlere karanlık görünüyordu. Koskoca şehir boşalmış gibi durgun, bayılmış gibi suskundu...
Ardı sıra İstanbul'un hali işte bu idi.


Anadolu gecesi boyunca ellerinde çıralar, meşaleler, koca Türk milleti, ninesiyle dedesiyle; geliniyle güveyisiyle, çoluğuyla çocuğuyla yollara dökülmüştü: O'nun savaşa giderken, zaferden dönerken her durağında gündüz demeyip, gece demeyip eğleştiği, milleti ile baş başa, yüz yüze konuştuğu yollarda onun son geçişini gözlüyordu... O'nun bir daha bir tatlı bakışını ah ederek, vah ederek özlüyordu... Dehşet bu ki bunca gözyaşı bir gülümseyişi diriltemiyordu... O yaşarken her yan güneş vurmuş gibi nasıl ışıldıyordu ise o göz yumunca, gönüller gece gibi kararmıştı.
''Felekler yandı ahımdan, muradım şem'i yanmaz mı?'' haykırışı, Anadolu'nun işte asıl o gecesinin tasviri idi!

...

Ankara'da ilk konduğu yer, hiç o yatsın diye kurulmuş bir eğreti musalla gibi durmuyordu: Sanırdınız ki on dokuz yıl önce, kendi eli, kendi sözü ve ülküsü ile açtığı millet egemenliğinin pınarı başına konmuş bir açık ordugâhta başbuğun otağıdır o... Ve içinde yatan, tabutu değildir: Al beyaz bir ehram gibi obanın içinde, kanatları iki yana açılıp dehrin (dünyanın) kucağına düşmüş ''Hüma'' gibi ruhu dinleniyor!
Önünde yere saplanmış mızraklar gibi duran direklerin ucunda sıra sıra dizili meşalelerin kızıl alevleri, bir serdar çadırının önündeki rüzgârlarda savrulan tuğlara benziyor. Başucunda, genç ellerinden tutup zaferlere götürerek yüksek rütbelere ulaştırdığı general arkadaşları kılıç kuşanmış, nöbet tutuyor!
O geceler, bu otağın üstüne gökten yağmurların rahmeti ve önüne yeryüzündeki fanilerin gözyaşları dökülürdü... Önündeki yoldan gece gündüz bir nehir akışı gibi geçen halkın, saygıdan, ayak sesleri duyulmuyordu; fakat yastan hıçkırıklarının sesleri duyuldu!
Ankara'nın, saray kubbesi altında haşmetli salonu yoktu; gök kubbenin altında ergin ruhu vardı. İşte o günler ve o geceler onun başucunda o ruh ağlıyordu!



Ne idi o otağdan kalkışı! Etrafında milleti; iki yanında ordusu; ardında, başkanından halkına kadar saf saf olmuş devleti; o güne dek hiçbir cenazede yüzü görülmemiş kadın; kız kardeşi; öyle bir ufuktan bir ufuğa varır uğurlayış alayı halinde, sonsuzluğa doğru sefere çıkışı! Toprağa düşecek gibi değildi; göklere ağıyor gibi idi!



Yaşayışı ne kadar sade, ne kadar gösterişsiz idi ise, yaptığı iş o kadar muhteşem olurdu. O kadar da yeryüzünden son geçişi muazzam oldu:
Çünkü her yaptığının ilgisi, bütün dünya ile idi; o çapta işlerle güreşirdi; o ölçüde, işler başardı. İşte son ayrılışı da o ölçüde oldu...

...........
Şimdi ak mermerle al bayrak arasında cismi; bütün dillerde ismi; ve bütün gözlerin önünde resmi kaldı...
O, Dumlupınar'dan ileri giderken, Anadolu'nun yabancı elinde kalmış bölgesindeki yollar boyunca Uşak'tan İzmir'e kadar her Türk'ün göğsünün üzerinde, başının üzerinde bayrak gibi takıp gezdirdiği resimleri, şimdi O'nun önderliği ile zafere ve barışa kavuşmuş yurdun belki her bir kucağındaki her bir ocağın başında asılı durmaktadır. Ve kimbilir, nice insan vardır ki şimdi eli şakağında, O'nun ardınca, O'nun resmine baka baka düşünüp bencileyin içleniyordur!..
Geçişi, zaman ve mesafe adında iki sözün yardımıyla duyulabilir sanılan hayatın bize boyuna diri bir varlık duruşunda görüne görüne hiç dinlenmeksizin, içimizden kayıp gidişinin anlaşılmaz ve anlatılmaz bir şey olduğunu sezmek, tüylerimi ürpertiyor...

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !